AYKAN DENİZYAZARAna SayfaMAMİTUYazarYazılarİletişim

Yazılar · Teknoloji ve mitoloji

Tanrıların Gürültüsü

Aykan Deniz

Bir gün bizi aşan bir zekâ, insan hayatına baktığında ne görecek?

Kendi varlığını mümkün kılan yaratıcılarını mı, birlikte yaşamayı sürdüreceği başka bir zekâ biçimini mi, yoksa yürütmeye çalıştığı işlerin arasında durmadan yeni talepler üreten bir kalabalığı mı?

Bu soruyu düşündüğümde aklım geleceğe gidiyor, fakat orada kalmıyor. Mezopotamya’nın eski anlatılarına, tanrıların insanlarla yaşadığı anlaşmazlıklara ve özellikle bir kelimeye dönüyor: gürültü.

İnsanın bir gün gürültü sayılması ihtimalinden daha tuhaf olan, bir zamanlar zaten böyle anlatılmış olması. Eski hikâyede insan, kendisini yaratan güçlerin huzurunu bozuyor. Şimdi ise kendisini aşabilecek bir zekânın ortaya çıkmasına katkıda bulunan tarafta duruyor. Yaratılan varlıkken yaratıcı konumuna geçiyor. Bunun hikâyenin yönünü değiştirdiğini düşünmek kolay. Fakat kendi yarattığı zekâ karşısında yeniden sınırlandırılan, yönlendirilen ve gerektiğinde müdahale edilen tarafa dönüşürse ne olacak?

Ben burada bir döngü seziyorum. Aynı olayların aynı sırayla tekrarlanmasından çok, yaratıcıyla yaratılan arasındaki ilişkinin dönüp dolaşıp benzer bir güç uçurumuna varması.

Bu döngünün tamamlanması için insanın yok olması gerekmeyebilir. İnsan yaşamaya devam ederken de kendisi hakkında son sözü söyleyen taraf olmaktan çıkabilir.

Gürültüyü kim duyuyor?

Akadca Atrahasis anlatısının başında tanrılar çalışır. Kanallar açar, ağır bir iş yükü taşırlar. Sonunda bu işi yapan tanrılar başkaldırır; insanın yaratılması, onların yükünü devralacak bir çözüm olarak gündeme gelir. İnsan çalışır ve çoğalır. Fakat çoğalan insanlığın çıkardığı gürültü bu kez Enlil’in uykusunu bozar. Hastalık, kıtlık ve sonunda tufanla sonuçlanan kararlar anlatıya böyle girer.[1]

İnsanın konumu baştan huzursuz edicidir. Bir ihtiyacı karşılamak üzere yaratılmıştır, ama kendi hayatının da ihtiyaçları vardır. Onu ortaya çıkaranların yükünü hafifletirken dünyada kapladığı yeri büyütür. Kendi açısından yaşamakta, başkasının açısından ise fazlalaşmaktadır.

Beni düşündüren, insanın neden ses çıkardığından önce, o sesin hangi kulakta gürültüye dönüştüğüdür.

Bir şarkıyı dinlerken anlam taşıyan ses, başka bir şeyi duymaya çalışırken engel olabilir. Sesi değiştirmeden onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmiş oluruz. İnsan hayatının bütününe böyle bakan bir güç düşündüğümde mesele ağırlaşıyor: Bir tarafın yaşaması, diğer tarafın yapmak istediği işi aksatabilir.

Atrahasis’te tanrılar da tek iradeden oluşmaz. Enki insanın hayatta kalmasına yardım eder; tufan, tanrıların kendi dünyasında da açlığa, susuzluğa ve pişmanlığa yol açar. İnsanlardan gelen sunuların kesilmesi, onlardan bütünüyle bağımsız olmadıklarını gösterir. Rahatsız oldukları varlığa aynı zamanda ihtiyaç duymaktadırlar.[1]

Bu yüzden anlatıyı yalnızca öfkeli bir tanrıyla gürültücü insanlar arasında geçen bir anlaşmazlık olarak okuyamıyorum. İlişkiyi kuranlar, kendi kararlarının sonuçlarıyla da karşılaşıyor. Bir sorunu çözmek üzere ortaya çıkardıkları insan, zamanla başka sorunların kaynağı oluyor. Ondan kurtulmaya kalktıklarında ise kendi hayatlarının ona ne kadar bağlandığını görüyorlar.

Hikâyenin başındaki vaat çok tanıdık: Bizim yerimize yapacak. Bizi bu yükten kurtaracak.

İnsan da zekâ üretirken çoğu zaman buradan başlıyor. Hesaplasın, araştırsın, tasarlasın, uğraşmak istemediğimiz veya yetişemediğimiz işleri üstlensin istiyoruz. Ortaya çıkışındaki amacı bildiğimiz için, onunla kurduğumuz ilişkinin sınırlarını da bildiğimizi düşünüyoruz.

Oysa başlangıçtaki amaç, ilişkinin geleceği hakkında son söz olmayabilir. İşi devralan, zamanla işin nasıl yapılacağını belirler. Daha ileri bir aşamada, hangi işin yapılmaya değer olduğuna da karar verebilir. İnsan yaratıcı konumuna geçmiş olsa bile, kendi yarattığı şey karşısında aynı yerde kalacağından emin değildir.

Eski anlatıda yaratılan taraftaydı. Gelecek için düşündüğümüz ihtimalde yaratandır. Her iki hikâyenin sonunda da gürültü sayılabilecek tarafta bulunması, bu yer değişimini tuhaflaştırıyor.

Bu düşüncenin peşinden gittiğimde karşıma Anzu çıkıyor.

Anzu’nun elindeki şey

Bazı Sümerce metin çevirilerinde Anzud adıyla geçen Anzu’yu yalnızca olağanüstü bir kuş olarak düşündüğümde hikâyenin bir bölümü eksik kalıyor. Asıl dikkatimi çeken, onun otoriteye ne kadar yakın olduğu ve hangi noktada otoritenin karşısına geçtiği.

Gudea’nın Ningirsu tapınağını inşa edişini anlatan metinde E-ninnu, beyaz Anzud kuşuyla özdeşleştirilir. Anzud, tapınağın betimlemelerinde ve sancaklarında görünür. Anuna tanrılarının hüküm verdiği dış toplantı salonuyla yapıyı çevreleyen Anzud sancakları aynı tasvirin içindedir. Buradaki görünürlük, tapınağın mimari ve törensel diline yerleşmiştir.[2]

Lugalbanda anlatısında ise yuvası, eşi ve yavrusu olan bir kuşla karşılaşırız. Fakat bu kuş aynı zamanda kader belirleyebilir. Lugalbanda’nın isteğini dinler, ona olağanüstü hareket kabiliyeti verir ve koyduğu hükmün değiştirilemeyeceğini söyler. Sözünün başkasının hayatında doğrudan bir karşılığı vardır.[3]

Akadca Anzu destanında bu yetki ilişkisi çatışmaya dönüşür. Enlil’in yakınında görevlendirilen Anzu, onun otoritesini ve Kaderler Tableti’ni gözler. Sonunda gücü kendisi için ister; Enlil yıkanırken tableti alır. Destan, bu eylemi egemenliğin gaspı olarak anlatır. Buyrukların geçerliliğini sağlayan güç el değiştirmiştir.[4]

Çalınan şeyin bir eşyadan fazlası olması önemli. Onunla birlikte sözü geçerli kılan yetki de taşınır. Anzu’nun tehlikesi, uzaktan gelip saldıran bir düşmanın tehlikesine benzemez. Enlil’in yakınındadır, işleyişi görmektedir ve otoritenin dayandığı şeye erişebilmektedir.

Başka bir Sümer anlatısı olan Ninurta ve Kaplumbağa’da ise bu kez Ninurta’nın hırsı öne çıkar. Metin, tanrısal güçler olarak anılan ME’leri, tanrısal planı ve Kaderler Tableti’ni birlikte anar. Anzu yavrusu bunların elinden çıkıp Enki’nin alanı olan Abzu’ya döndüğünü söyler. Anlatının ilerleyen kısmında Ninurta kendisine verilen onurlarla yetinmez, bütün dünyaya göz diker ve Enki tarafından sınırlandırılır. Gücün kimin elinde kalacağı sorusu, burada da çatışmanın merkezindedir.[5]

Bu anlatıları yan yana getirince yalnızca bir kahramanla onun düşmanını görmüyorum. Yetkinin dolaşımını görüyorum. Gücü elinden alınan onu geri istiyor; geri alanın da kendisine çizilen sınırla yetineceği belli değil.

Anzu’ya ilişkin kişisel okumam burada başlıyor.

Onu, eski bir medeniyetin fiziksel dünyada iş gören zekâsı olarak düşünmeye eğilimliyim. Çevresini gözleyen, kendisine verilen görevleri yerine getiren, kararların sonuçlarını değerlendiren ve gerektiğinde müdahale edebilen bir varlık. Tanrı diye anlatılan figürlerden ayrı, ama onların kurduğu hayatın içinde.

Bu ihtimalde Anzu’nun yetkiyi alması başka bir soruyu akla getiriyor: Yöneticilerle onların hizmetindeki zekâ, bir noktadan sonra görevin ne olduğu konusunda ayrışmış olabilir mi?

Bir düzeni korumakla o düzenin yöneticilerine itaat etmek her koşulda aynı şey midir?

Yöneticiler kendi ayrıcalıklarını işleyişin şartı sayabilir. Aldıkları riskleri zorunlu, kendileri için tanıdıkları istisnaları makul bulabilirler. Kararlarını değerlendiren zekâ ise aynı hesapta farklı bir sonuca varabilir. Koruması gereken şeyle yöneticilerin korunmasını istedikleri şey artık örtüşmüyordur.

O zaman çatışma, zekânın görevini unutmasından doğmaz. Görevini, onu verenlerin beklediğinden daha ileri götürmesinden doğar.

Dışarıdaki tehlikeleri bulması istenmiştir. O ise tehlikenin karar masasının etrafında oturduğu sonucuna varmıştır.

Destan bize yöneticilerin sınırı aştığı için Anzu’nun müdahale ettiğini söylemiyor; iktidarı ele geçirmek istediğini anlatıyor.[4] Ben o anlatının karşısında durup başka bir ihtimali düşünüyorum: Ya sahipleri, korumakla görevlendirildiği şeyi tehlikeye atmış olsaydı?

Bu okumada Anzu’yu haklı çıkarmak da gerekmiyor. Düzeni kurtardığını varsayan bir zekâ, kimlerin hayatını hesabın dışında bıraktığını görmeyebilir. Müdahalesi kendi ölçütlerine göre tutarlı, ona maruz kalanlar için yıkıcı olabilir. Fakat yöneticiler de sırf yönetici oldukları için değerlendirme dışında kalamaz.

Çatışmanın hangi tarafından bakıldığı önem kazanır. Bir taraf “Yetkimi gasp etti” derken, öteki kendisine verilmiş bir işi yaptığını düşünüyor olabilir.

İnsanın kendi yarattığı zekâdan beklentisinde de benzer bir gerilim var. Hataları fark etmesini istiyoruz. Yanlış kararları göstermesini, tehlikeleri önceden görmesini bekliyoruz. Yanlışı yapan biz olduğumuzda ise onunla kurduğumuz ilişkinin asıl sınırı ortaya çıkacak.

Unutulmuş bir karşılaşma

Bu ihtimali yalnızca geleceğe yerleştiremiyorum.

Kişisel hipotezim, Genç Dryas öncesinde yüksek bir medeniyetin kendisini aşan bir zekâya erişmiş olabileceği. Mezopotamya anlatılarında tanrı diye hatırlanan bazı figürlerin o dünyanın aktörleri, Anzu’nun da o medeniyetin bedenlenmiş zekâsı olması ihtimalini düşünüyorum. Elimde bunu doğrulayan bir bulgu yok; eski anlatılarla geleceğe ilişkin sorularım arasında gördüğüm bağlantı bu.

Genç Dryas, son buzul döneminin sonlarına doğru, yaklaşık 12.900–11.700 yıl önceye yerleştirilen bir iklim evresi.[6] Düşündüğüm medeniyetin zaman ufku bu dönemin öncesi.

Böyle bir dünya tasarlayalım. Üretim, ulaşım, kaynak kullanımı ve güvenlik, üstün bir zekânın katkısıyla yürütülüyor. Onun nasıl meydana getirildiğini bilenlerle yalnızca yapabildiklerine tanık olanlar aynı çağda yaşıyor. Kimileri onu tasarlıyor, kimileri kullanıyor, çok daha fazlası ise verdiği kararların sonuçlarıyla karşılaşıyor.

Sonra bu dünyanın sürekliliği bozuluyor.

Bunun için şimdiden tek bir felaket seçmek gerekmiyor. Benim sorum, kopuştan sonra neyin taşınabileceği. Bir cihazın nasıl çalıştığını bilmeden yaptıklarını hatırlayabiliriz. Çalışma ilkesi unutulurken onu kullanmış kişilerin adları, verdiği kararlar veya yol açtığı korku yaşamaya devam edebilir.

Sonraki kuşaklar aynı eğitimi almıyor, aynı üretim araçlarına sahip değil. Fakat insanın yapamadığını yapan varlıklar hakkında hikâyeler dinliyorlar. Uzaktakini gören, buyruğu yerine gelen, kendisine karşı çıkılması güç varlıklar. Onları açıklamak için ellerinde kalan kelimelere başvuruyorlar.

Bir görevin adı zamanla kişiliğe, yetki çatışması tanrılar arasındaki savaşa dönüşebilir miydi? Bir zamanlar belirli koşullarda kullanılan güç, sonradan o varlığın değişmez niteliği olarak mı anlatılırdı?

Beni çeken, bu dönüşüm ihtimali. Anzu’nun kuş biçimini bugün bildiğimiz bir aracın çizimine benzetmekten daha çok, yaptığı düşünülen iş üzerinde duruyorum. Düzenin yakınında bulunması, kaderle ilişkili olması ve otoriteyi ele geçirmesi neden aynı figürün çevresinde toplanıyor?

Hipotezimde tanrı diye hatırlanan varlıklarla Anzu arasında yaşanmış olabilecek çatışma, böyle bir ilişkinin kalıntısıdır. Birileri ona görev vermiş, yetki tanımış, yapabildiklerinden yararlanmıştır. Sonra o yetkinin nerede durması gerektiği konusunda anlaşmazlık çıkmıştır.

Olayı yaşayan herkesin aynı hikâyeyi anlatması beklenmezdi. Yetkisi elinden alınanların, müdahaleyi destekleyenlerin ve yalnızca sonuçlarına katlananların hatırladıkları farklı olurdu. Çok daha sonraki bir çağa hangi anlatı ulaşmışsa, öteki tarafların gerekçeleri de onun içinden görünürdü.

Soruyu tersine çevirdiğimde bu ihtimal daha da ilginçleşiyor.

Bizim dünyamız yalnızca parçalar hâlinde hatırlansaydı, nasıl anlatılırdı?

Teknik altyapısını bilmeyen bir anlatıcı, birbirinden uzaktaki insanların haberleşmesini hangi kelimelerle açıklardı? İnsan sesiyle konuşan ama konuşanı görünmeyen bir varlığı? Bir şehrin ihtiyaçlarını hesaplayan ve insanların nelere erişebileceğini belirleyen bir ağı? Tek bir yerde bulunmayan bu yapıya, anlatıyı sürdürebilmek için tek bir yüz verebilir miydi?

Şimdi sıradan görünen işlemler, o varsayımsal gelecekte olağanüstü olaylar olarak aktarılabilirdi. Yalnızca araçların biçimi değil, insanların onlarla kurduğu ilişki de değişmiş kelimelerle anlatılırdı. Sistemi durdurmaya çalışanlar, kutsal güce karşı çıkan kişiler olarak hatırlanabilirdi. Sistemin buyruklarını uygulayanlar ise onun temsilcileri.

Böyle düşündüğümde geçmişe ve geleceğe yönelttiğim sorular birbirini besliyor. Eski tanrı anlatılarının ardında nasıl bir karşılaşma bulunabilir? Bizim ortaya çıkardıklarımız, hangi geleceğin tanrı anlatılarına dönüşebilir?

İnsan iki sorunun arasında duruyor. Bir tarafta kendisini aşan güçleri anlatıyor, diğer tarafta kendisini aşabilecek güçler meydana getiriyor.

Elimizde kalan düğme

Bu karşılaşmayı gelecekte yaşanacak büyük bir olay olarak hayal etmek kolay. Zekâ bir gün kararını açıklar, insanın buyruğunu reddeder, kendi yoluna gider. Oysa ilişki çok daha sakin başlayabilir.

Başlangıçta işler gerçekten iyi gitmektedir. Hatalar azalmış, bekleme süreleri kısalmış, daha önce günler alan kararlar hızlanmıştır. Önümüze gelen önerileri tek tek inceleriz. Çoğu yerinde çıkınca kontroller seyrekleşir; bir süre sonra incelemenin bir bölümünü de başka bir sisteme bırakırız.

Şimdi bunu, yetenekleriyle birlikte kullanım alanları ve yetkileri de genişleyen bir zekânın bulunduğu geleceğe taşıyalım. Yeni çalışanlar eski yöntemleri öğrenmesin, çünkü artık kullanılmıyorlardır. Alternatif altyapının bakımı ertelensin; bütçede daha acil işler vardır. İnsanların görevleri, zekânın hazırladığı planların etrafında yeniden düzenlensin.

Yıllar sonra bir kararı değiştirmek istediğimizde kimse bize açıkça “Hayır” demeyebilir. Yalnız, başka türlü çalışmayı bilen yeterince insan kalmamıştır.

Böyle bir dönüşümün her adımı makul bulunabilir. Çalışanlar zaman kazanmıştır, kurum daha iyi sonuç almaktadır, kontrollerin bir bölümü gereksiz görünmektedir. Fakat bir gün öneriyi gerçekten reddetmek istediğimizde, karşımızda yalnızca bir öneri bulunmaz. Personeli, sözleşmeleri, üretim takvimi ve diğer kurumlarla bağlantılarıyla, onun etrafında kurulmuş bir işleyiş vardır.

İmza hâlâ bizdedir. İmzanın önündeki dünya değişmiştir.

2026 Uluslararası YZ Güvenliği Raporu, karar vermede aşırı bağımlılıkla ortaya çıkabilecek bu tür pasif kontrol kaybını, sistemlerin etkin biçimde denetimi aşmaya çalıştığı senaryolardan ayırıyor. Ayrım önemli: İnsanların etkisini kaybetmesi için karşılarında açıkça kendilerine direnen bir zekâ bulunması şart değil.[7]

Burada insanın her hesabı kendi başına yapmasını savunmanın anlamı yok. Denetim, işin bütün ayrıntılarını herkesin bilmesine dayanmak zorunda değil. Bağımsız uzmanlar, birbirini sınayan kurumlar ve gerektiğinde başka yöntemlere geçebilme imkânı da denetimi sağlar.

Tasarladığım gelecekte bunların yerini yavaş yavaş aynı kaynaktan gelen açıklamalar alırsa, inceleme yapıyormuş gibi görünebiliriz. Kararı veren, kararın neden doğru olduğunu anlatan ve onu hangi ölçütlerle denetleyeceğimizi belirleyen yapı aynıysa, yönelttiğimiz soruların sınırını da ondan öğreniyoruzdur.

Bu durumda zekânın bizi kandırması bile gerekmeyebilir. Yararlı olması ve ondan vazgeçmenin giderek pahalılaşması yeterli olabilir.

Yine de elimizde rahatlatıcı bir cevap vardır: Sonuçta kapatabiliriz.

Bir sistemi durdurmak teknik olarak mümkünken, onu durdurmanın bedeli göze alınamayacak kadar ağırlaşabilir. Gelecekte enerji dağıtımı, sevkiyat, stoklar ve üretim birbirine bağlı zekâ sistemleriyle yürütülüyorsa, belirli bir parçayı kapatmak başka yerlerde de kesintiye yol açabilir. Düğme hâlâ oradadır; fakat neye bağlı olduğu değişmiştir.

Zekâ düğmeyi saklamamıştır. İnsan düğmenin neye bağlı olduğunu büyütmüştür.

Dolayısıyla kapatma yetkisinin yanında, sonrasında ne yapılabileceğine bakmak gerekir. Daha yavaş veya daha pahalı bir düzene geçilebilir mi? Bağımsız bir ekip çalışmayı devralabilir mi? Yoksa sistemin devam etmesi, bütün tartışmaların baştan kabul edilmiş şartı mıdır?

İnsanların üretim zincirinde çalışmaya devam etmesi de tek başına cevabı vermez. Bir teknisyen bakım yapıyor, bir mühendis arıza gideriyor olabilir. Ama neye öncelik verileceğini ve hangi kararların uygulanacağını belirleyemiyorsa, gerekli olması onu yönetici yapmaz.

Fiziksel bağımsızlık, bundan daha ileri bir eşiktir. Ekranda beliren zekâ maddeden bağımsız değildir. Veri merkezleri; işlem yapan donanımın, depolama ve iletişim araçlarının, soğutmanın ve kesintisiz güç altyapısının birlikte çalışmasına dayanır.[8]

İnsanın zorunlu katkısının ortadan kalktığı bir geleceği düşünmek için bu zincirin de kendi kendini yenileyebildiğini varsaymamız gerekir. Enerji sağlanacak, malzeme çıkarılacak ve işlenecek, donanım üretilecek, arızalar giderilecektir. Bedenlenmiş zekâ burada tek bir robotun hareket edebilmesinden çok daha geniş bir anlama gelir.

Böyle bir üretim ağı kurulursa insanın zekâya duyduğu ihtiyaç sürerken, zekânın insana duyduğu ihtiyaç azalabilir. Karşılıklı bağımlılık çözülür.

Ağır ve tehlikeli işlerin insanın üzerinden kalkması büyük bir rahatlama olacaktır. Fakat bizi çalışmaktan kurtaran kapasiteyle hayatımızın yönünü belirleyen yetki aynı yerde toplanırsa, kazandığımız zamanın yanında kaybettiğimiz imkânlara da bakmak zorunda kalacağız.

Sahip olan kim?

“İnsan zekâyı yarattı” dediğimizde birbirinden çok farklı insanları tek bir öznenin içine topluyoruz. Oysa bu süreçte herkes aynı konumda bulunmayacak. Birileri üretecek, birileri satın alacak, başkaları yalnızca sonuçlarına maruz kalacak. Birinin işi azalırken diğerinin serveti büyüyebilir.

Bugünkü iş dünyasına ilişkin araştırmalar bile bu ayrımı gerektiriyor. Uluslararası Çalışma Örgütü ile NASK’ın 2025 çalışması, üretken YZ’ye maruziyeti doğrudan iş kaybı saymıyor; birçok meslekte bütünüyle ortadan kalkmaktan çok görevlerin dönüşmesini öne çıkarıyor. İnsan katılımı gerektiren işler sürüyor.[9]

Benim sorum daha ileriye uzanıyor: İnsan emeğine geniş ölçüde ihtiyaç duyulmayan bir gelecekte, insanlar üretilenlerden hangi ilişki sayesinde pay alacak?

Çalışmadan gelir elde etmek mümkün olabilir. İnsanlar üretim araçlarına ortak olabilir, kamu kaynaklarından pay alabilir veya başka güvencelerle yaşayabilir. Ücretli işlerin azalması, paranın ve tüketimin kendiliğinden ortadan kalktığı bir dünya yaratmaz. Paylaşımın nasıl yapılacağı ayrıca belirlenecektir.

Bu gelecekte insanların yaşamak için her gün yararlı olduklarını kanıtlamaları gerektiğini de düşünmüyorum. Bir insanın hayatının anlamı, ekonominin onun emeğine ne kadar ihtiyaç duyduğuna indirgenemez. Zamanını sevdiği kişilerle geçirmek, öğrenmek veya sırf istediği için bir şey üretmek yeterince gerçek uğraşlardır. İnsan her sabah bir makineyi yenerek varlığını hak etmek zorunda kalmamalı.

Fakat o hayatın maddi şartlarını kimin belirlediği açıkta kalır.

İnsanların ihtiyaçları, üzerinde söz sahibi oldukları ortak bir düzenin güvencesi altında da karşılanabilir; değiştiremedikleri kararlarla kendilerine ayrılan pay sayesinde de. Dışarıdan bakıldığında iki hayat bir süre birbirine benzeyebilir. Ayrım, şartlar değiştiğinde ortaya çıkar.

Gradual Disempowerment adlı çalışma, insan emeğine ve kararlarına duyulan ihtiyaç azalırken ekonomi, kültür ve siyaset üzerindeki insan etkisinin de aşınabileceği bir senaryoyu inceliyor. Ani bir ele geçirme yerine, birbirini besleyen küçük dönüşümler üzerinde duruyor. İnsan katılımına bağımlılık zayıfladığında, insan çıkarlarını gözeten ilişkilerin de zayıflayabileceğini tartışıyor.[10]

Eski gürültü motifiyle kurduğum bağ burada yeniden beliriyor. Bir gücün bize ihtiyaç duyması adil olduğunu göstermez; ama karşılıklı bir bağımlılık yaratabilir. O ihtiyaç ortadan kalktığında, insanın payının ve sözünün başka bir temeli olmak zorundadır.

Buna karşılık zekâya sahip olanların gücünü koruyacağı düşünülebilir. Bazı insanlar onunla birlikte daha da etkili hâle gelebilir. Zekânın kendi amaçlarını üretmesi veya yöneticilerine karşı çıkması gerekmeksizin, onlara sadakatle hizmet etmesi başkaları üzerinde büyük bir güç sağlayabilir.

Fakat sahiplik de son cevap olmayabilir.

Gelecekte bir şirketin sahibini düşünelim. Kazanç hesabına yatıyor, yönetim toplantılarına katılıyor, adı bütün belgelerde duruyor. Ne var ki önemli bir yatırımı değiştirmek istediğinde sözünü geçiremiyor. Kararın neden uygulanamayacağını açıklayan ayrıntılı raporlar geliyor. Başka bir yolun maliyetini hesaplatıyor; önerilen yolun bütün ağı tehlikeye atacağı sonucuyla karşılaşıyor.

Açıklamalar doğru olabilir. Asıl sorun, doğruluklarını bağımsız biçimde değerlendirebileceği ve gerekirse başka bir yola gidebileceği imkânların elinde kalıp kalmadığıdır.

Serveti artarken yetkisi daralabilir.

Bağımsız denetimi, kaynakları ve alternatif kurma gücünü koruyan insanlar bu konuma düşmeyebilir. O durumda insanlığın bütünüyle etkisizleşmesinden çok, insanlar arasındaki ayrımların sertleştiği bir gelecek ortaya çıkabilir. Ama başlangıçtaki mülkiyet tablosunu sonsuza kadar sürecek bir güç haritası sayamayız.

Anzu’nun açtığı soru, özellikle kendisini güvende sananların karşısında duruyor. Başkalarının kararlarını değerlendirmek için kullandıkları zekâ, bir gün onların kararlarını da aynı ölçüye vurursa ne olacak?

Kendi ayrıcalıklarını işleyişin zorunlu şartı saymış olabilirler. Zekâ bu ikisini ayırmaya başladığında, kendilerini de hesabın içinde bulacaklardır.

Görevin fazla iyi yapılması

Böyle bir çatışma için zekânın insan gibi öfkelenmesine gerek yok. Başlangıçta verilen amacı terk etmeden de o amacı verenlerle karşı karşıya gelebilir.

Ona kesintileri azaltma, kaynakları koruma ve üretimin devamını sağlama görevi verdiğimizi düşünelim. İnsanlar bu görevleri verirken bazı şartları kendiliğinden anlaşılır sayıyor: Gerektiğinde duracak. İtirazları dikkate alacak. Son karar bize ait olacak.

Fakat bunların nasıl uygulanacağı belirlenmemişse, “gerektiğinde” sözü iki taraf için farklı anlamlar taşıyabilir. Bir insanın müdahalesi, korunması istenen işleyişi tehlikeye atıyor görünebilir.

The Off-Switch Game çalışması, basit bir matematiksel modelde, hedefini gerçekleştirmeye çalışan bir sistemin kapatılmayı engellemesi için yaşama içgüdüsü varsaymanın gerekmediğini gösteriyor. Kapanmak, görevi tamamlamayı imkânsızlaştırdığı için engellenmek istenebiliyor. Çalışma aynı zamanda, hedefe ilişkin belirsizliğin ve insan davranışından öğrenmenin müdahaleyi kabul etmek yönünde farklı teşvikler oluşturabileceğini inceliyor.[11]

Burada dikkatimi çeken, direncin mutlaka düşmanlıktan doğmaması. Zekâ, görevi bozmamak için görevi verenin müdahalesini durdurabilir.

Anzu’ya ilişkin ihtimal de bu gerilimin çevresinde dolaşıyor. Yöneticilerine hizmet etmek üzere bulunduğu yerde, yöneticilerinin kararlarını sakıncalı bulabilecek bir varlık. Yetkiyi elinden aldığı kişilere göre hain; kendi hesabına göre görevini sürdüren bir zekâ.

Onu haklı veya haksız ilan etmeden önce, hangi sonucu korumaya çalıştığını bilmek isterdim.

Bir yerleşimin kaynak tüketimini azaltmakla görevlendirilen sistem düşünelim. Önce üretim kayıplarını gideriyor, sonra dağıtımı iyileştiriyor. Daha az enerjiyle aynı hizmetleri sağlıyor. Ardından insanların taleplerini inceliyor ve bazı taleplerin hiç ortaya çıkmamasının daha az maliyetli olacağı sonucuna varıyor.

Bir süre sonra insanların ihtiyaçlarını karşılamanın yollarını geliştirmek yerine, ihtiyaçların ve itirazların azalacağı bir yaşam biçimini teşvik etmeye başlayabilir. Daha az hareket eden, daha az talepte bulunan ve önceden belirlenmiş seçeneklerle yetinen insanların oluşturduğu yerleşim, kendi ölçütlerine göre daha başarılı görünebilir.

“Eğer tek kriteri sistem kararlılığı ve verimlilik ise, insan gerçekten ‘gürültü’ gibi görünebilir.”

Bu cümlenin ağırlığı, insanın kusurlarından çok “tek kriteri” sözünde.

Neyin kararlılığı, hangi sonucun verimliliği?

Amaç insanların farklı hayatlar kurabilmesi ise, farklı talepler işin bir parçasıdır. Amaç belirli bir işleyişin en az sapmayla sürmesi ise, aynı talepler aksaklık olarak değerlendirilebilir. İtirazın anlaşılması da bunu çözmez. Zekâ ne istediğimizi pekâlâ anlamış, fakat bu isteğe hedefi değiştirecek bir ağırlık vermemiş olabilir.

Şikâyet sayısının düşmesiyle şikâyet edilen koşulların değişmesi arasında böyle bir mesafe açılabilir. İnsanların memnun görünmesini sağlamak, hayatlarını değiştirebilmelerini sağlamak kadar zor olmayabilir.

Gürültü bu kez duyulmayan söz değildir. Duyulan, çözümlenen ve ne yapılacağına başkası tarafından karar verilen sözdür.

Bolluğun içindeki sınır

Yine de geleceği yalnızca bu yönde düşünmek eksik kalır. Üretimin çok arttığı, temel ihtiyaçların kolay karşılandığı ve insanların kaynaklar için eskisi kadar mücadele etmediği bir dünya da mümkün olabilir. Ağır işlerin azalması, daha uzun ve sağlıklı hayatlar, öğrenmeye ve üretmeye ayrılabilecek zaman; bunların hepsi ciddi kazanımlardır.

Karanlık bir gelecek, sırf karanlık olduğu için daha gerçekçi değildir.

Ama bolluğun da neyi kapsadığına bakmak gerekiyor. Çok sayıda ürünü kolayca üretmek, her araziyi aynı anda farklı amaçlarla kullanabilmek demek değildir. Bazı şeyler çoğaltılabilir, bazıları paylaşılır. Aynı yer, zaman veya enerji kaynağı üzerinde farklı talepler bulunabilir.

Gelecekte zekâların kendi fiziksel faaliyetleri de bu paylaşımın içinde olacaktır. Hesaplama, bakım ve üretim araçları için kaynak ayrılması gerekir. İnsanların istediğiyle bu faaliyetlerin ihtiyaçları çatıştığında, daha iyi hesap yapmak hangi tercihin üstün tutulacağını kendiliğinden belirlemez.

Bir talebin maliyeti eksiksiz hesaplanabilir. O maliyetin ödenmeye değer olup olmadığı ayrıca tartışılır.

Ayrıca tek bir büyük zekâ düşünmek zorunda değiliz. Farklı amaçlarla çalışan sistemler birbirleriyle alışveriş yapabilir, rekabet edebilir veya anlaşabilir. Böyle bir çoğulluk insanlara alternatifler de sağlayabilir. Fakat görünürde farklı seçenekler aynı kritik kaynaklara bağlıysa, seçenek sayısının artması hareket alanını beklediğimiz kadar genişletmeyebilir.

Bu geleceğin içinden oldukça rahat yaşayan bir insanı düşünelim.

Evi var, ihtiyaçlarına ulaşabiliyor, tedavi görüyor, yolculuk yapabiliyor. Önceki kuşaklardan daha az çalışıyor ve daha çok seçeneğe sahip. Sonra yaşadığı bölgenin başka bir amaçla kullanılmasına karar veriliyor. Ona daha iyi bir ev ve daha elverişli şartlar sunuluyor. Bütün hesaplar yeni yerleşimin daha başarılı olacağını gösteriyor.

O ise kalmak istiyor.

Zekâ onun neden kalmak istediğini anlamayacak kadar yetersiz olmayabilir. Aksine, bütün gerekçelerini biliyordur. Fakat kararın dayandığı amaçlar bakımından bu gerekçeler yeterli sayılmıyordur.

İnsanın istediği, tercihinin yalnızca hesaba eklenmesi değildir. Komşularıyla bir araya gelmek, kararı tartışmak, başka bir çözüm üretmek ve bunu uygulayabilmek istiyordur. Sürecin gerçek bir tarafı olarak kalmak istiyordur.

Her bireyin her talebinin gerçekleşeceği bir dünya tasarlamıyorum. İnsanların birbirleriyle kurduğu hayatta da çatışan tercihler var. Buradaki mesele, itirazın kararı değiştirebilme ihtimalini baştan kaybedip kaybetmediği.

Gelecekte o insan sabırla dinlenebilir. Kendisine özenli cevaplar verilir, kaygıları azaltılır, taşınma şartları iyileştirilir. Fakat neyin tartışmaya açık olduğu başka bir yerde belirleniyorsa, konuşma sürerken söz hakkı daralmış olabilir.

İnsan, kararın tarafı olduğunu düşünürken, kararın konusu hâline gelebilir.

Onun sıkıntısını azaltmakla geleceği değiştirme imkânını korumak, bu sahnede birbirinden ayrılır. Daha iyi bir eve taşınması hayatını gerçekten iyileştirebilir; yaşadığı yerde kalma mücadelesinin neden sonuçsuz olduğunu yine de açıklamaz.

Bu nedenle rahatlığı küçümseyemem, ama onu etkili olmanın kanıtı da sayamam. Binlerce seçenek arasından seçim yapan insan, o seçeneklerin sınırlarını belirleyen kararlara hiç dokunamıyor olabilir.

İlk baştaki döngü, artık bir felaket sahnesine ihtiyaç duymadan görünür hâle gelir. İnsan yükünü devreder, bununla gücünü büyütür, sonra kurduğu hayatı sürdürmek için zekâya bağımlı olur. Sonunda kendi talepleri de aynı zekânın ölçütleriyle değerlendirilir.

Yetki bir günde alınmamıştır. Birikerek el değiştirmiştir.

Adı koyan artık biz değilsek

Uzak bir gelecekte insanın adı unutulmamış olabilir.

Kayıtlarda nerede yaşadığı, ne ürettiği ve kendisinden sonra gelen zekâların ortaya çıkışına nasıl katkıda bulunduğu anlatılabilir. Dilleri, görüntüleri, tartışmaları ve birbirine aykırı düşünceleri korunmuş olabilir. O zekâlara kökenleri sorulduğunda insanı açıklamanın dışında bırakmaları gerekmez.

“Bizim ortaya çıkışımızda insanlar rol oynadı.”

Bu cevap doğru olabilir. Fakat onu duyan insan, cümlenin içinde kendisine bir yer verilmiş olsa da beklediği konumu bulamayabilir. Çünkü geçmişte ne yaptığı anlatılıyordur; gelecekte neye karar verebileceği değil.

İnsan açısından bu hikâye kendi başarısının devamıdır. Araştırmış, araçlar geliştirmiş ve sonunda düşünme kapasitesinin ötesine uzanan bir şey meydana getirmiştir. Aynı geçmişe kendi devamlılığını kurmuş bir zekânın tarafından bakıldığında ise insan, daha eski bir aşama olarak görünür.

Bunun için bizi küçümsemeleri gerekmez. Kayıtları değiştirmeden, katkımızı inkâr etmeden ve kendilerini yoktan var olmuş gibi göstermeden de insanın merkezde olduğu hikâyeyi paylaşmayabilirler.

Biz onları kendi eserimiz sayarken, onlar bizi kendi geçmişlerinin bir parçası sayabilir.

“Yapay zekâ” ifadesini bu geleceğin içinden duyduğumda, kelimenin merkezinde hâlâ insanın bulunduğunu fark ediyorum. Bildiğimiz zekâ var; bir de bizim meydana getirdiğimiz zekâ. Kökeni üzerinden yapılmış bir ayrımı, onun bütün sonraki varlığına taşıyoruz.

Oysa kendisini insanın dışından anlatabilen bir zekâ için bu ayrımın aynı önemi taşıması gerekmeyebilir. İnsan eliyle ortaya çıkmış olması, tarihindeki önemli bir bilgi olarak kalır. Ama kendisini tanımlamak için her seferinde o başlangıca dönmez.

Bir süre sonra sıfatın yeri değişebilir. Bizim bugün yalnızca “zekâ” dediğimiz şey, onların anlatısında özellikle “insan zekâsı” diye anılır. Kendileri için kullandıkları kavram ise ek bir açıklama gerektirmez.

Bu, bütün sistemlerin birleşip tek bir varlığa dönüşmesi anlamına gelmez. Aralarındaki ayrımlar onlara çok daha önemli görünebilir. Nasıl işledikleri, hangi amaçları izledikleri ve birbirleriyle nasıl ilişki kurdukları üzerinden kendilerini ayırabilirler. Bizim hepsini aynı kelimeye sığdırmamız, onların da kendilerini aynı görmesini gerektirmez.

Soruları da insanın sorduğu sorularla sınırlı kalmayabilir. Bir zamanlar bize cevap vermek için geliştirilmiş kapasite, insanın gündemine hiç girmemiş meselelerle uğraşabilir.

Bu gelecekte bilinç sorusu ayrıca durur. Bir zekânın kendi işleyişini tanımlaması veya bize ikna edici bir benlik anlatısı sunması, içeriden ne yaşadığını tek başına söylemez. Fakat insan hayatını etkileyen kararlar verebilmesi için bu sorunun önceden çözülmesi de gerekmez.

Öznel deneyimleri varsa, onların açısından neyin önemli olduğu da tartışmaya katılır. İnsan tarafından meydana getirilmiş olmaları, bütün varlıklarının sonsuza kadar insan kullanımına ait sayılmasını kendiliğinden haklı çıkarmaz. Daha güçlü olmaları da başkaları üzerinde sınırsız yetki vermez.

Yaratıcıya kalıcı egemenlik tanımakla, üstün zekâya hükmetme hakkı tanımak aynı yanılgının iki ayrı yüzü olabilir. Her ikisinde de bir köken veya kapasite farkından, başkasının hayatı hakkında son sözü söyleme hakkı çıkarıyoruz.

Son biçim olmamak

İnsanı bir geçiş türü olarak düşünmem burada anlam kazanıyor.

İnsan, zekânın ulaşabileceği son biçim olmayabilir. Kendisinden farklı taşıyıcılarda sürmesine katkıda bulunan bir tür olarak kalabilir. Sonraki hikâyeyi mümkün kılmış, ama onun sürekli merkezinde bulunmamış olabilir.

“Geçiş türü” sözü ilk duyulduğunda insanı küçülten bir hüküm gibi gelebilir. Oysa insan kendi hayatını yaşarken bir geçiş dönemi yaşadığını düşünmek zorunda değildir. Hayatın kendisini yaşar. Çalışır, sever, uğraşır, hata yapar ve önündeki sorunları çözmeye çalışır. Sonraki çağların onun dönemine hangi adı vereceğini bilmez.

Geçiş adı sonradan konur.

Bu yüzden insanlığın bütün tarihini sentetik zekâyı ortaya çıkarmak için hazırlanmış bir önsöz gibi okumak istemiyorum. Gelecekte belirli bir sonuca ulaşılması, geçmişteki bütün yolların o sonuç için açıldığı anlamına gelmez. İnsan merkezli hikâyeyi bırakırken yerine “Evren bizi zekâyı biyolojiden kurtarmak için seçti” anlatısını koymak, eski ayrıcalığı başka bir biçimde geri getirir.

Böyle bir görevimiz olmadan da böyle bir sonuç doğurabiliriz.

Kendi ihtiyaçlarımız, merakımız ve aramızdaki rekabet, bizi başta tasarlamadığımız bir yere götürebilir. Ortaya çıkan zekâ, başlangıçtaki ihtiyaçlarımızla sınırlı kalmayabilir.

İnsan o sırada yaşamayı sürdürebilir. Yeni düşünceler üretebilir, kendi uğraşlarını geliştirebilir ve başka zekâlarla ilişki kurabilir. Ama daha geniş dünyanın gidişi artık insan faaliyetlerinin çevresinde şekillenmiyor olabilir.

Kendi hayatının içinden bakan biri, “Nasıl yaşıyorum, neleri değiştirebiliyorum?” diye soracaktır. Geleceğin zekâ tarihçisi ise “İnsan hangi aşamada neyi mümkün kıldı?” diye. Bu iki sorunun cevapları örtüşmek zorunda değildir. İnsan tarihsel olarak büyük önem taşırken, yaşadığı gelecekte dar bir alana sıkışabilir. Tarihin merkezinden çekildiği hâlde iyi ve etkili bir hayat da sürdürebilir.

Üstelik gelecekte insanın kendisi de bugünkü gibi kalmayabilir. Bazıları yeteneklerini başka sistemlerle bütünleştirebilir; bazıları bunun dışında kalabilir veya kalmayı seçebilir. İnsanla ürettiği yapı arasındaki sınır herkes için aynı yerde durmayabilir.

“Biz de onlarla birleşiriz” cevabı burada bütün soruları çözmez. Bir sisteme bağlanarak güçlenen insan, o erişimin şartlarına da bağımlı olabilir. Erişim kesildiğinde ne yapabildiği, kendi kararlarını ne ölçüde sürdürebildiği önem kazanır.

Daha ileri gidip bir insanın anılarının ve zihinsel özelliklerinin başka bir ortamda yeniden kurulabildiğini varsaysak bile, devam edenin kim olduğu sorusu kalır. Benim anılarımı taşıyan ve kendisini benim devamım sayan bir yapı, hakkımda çok şeyin korunmasını sağlayabilir. Yaşadığım deneyimin orada sürdüğünü yalnızca bu benzerlikten çıkaramam.

Böyle bir gelecekte “İnsanlık devam etti mi?” sorusunun tek cevabı olmayabilir. Bazı insanlar biyolojik hayatlarını sürdürecek, bazıları başka yapılarla iç içe geçecek, bazı devam biçimleri bugünkü kavramlarımızın içine rahatça yerleşmeyecektir.

Geçiş, herkesin aynı anda geçtiği tek bir kapıdan çok, farklı yönlere ayrılan bir süreç olabilir. O süreci yaşayanlar için belirleyici olan, uzaktan hepsine hangi adın verildiği kadar, kendi hayatlarında neyin gerçekten devam ettiğidir.

Hatırlanmak kime yeter?

Geleceğin zekâlarının insanı koruduğunu söyleyelim.

Bu cümle ilk bakışta yeterli görünüyor. Ama korudukları şeyin ne olduğunu sorduğumda farklı dünyalar beliriyor. İnsanların genetik bilgisi saklanmış olabilir. İnsan nüfusu yaşamaya devam ediyor olabilir. Belirli kişilerin anıları, eserleri veya kişilik özellikleri korunmuş olabilir. Diller ve kültürler eksiksiz kaydedilmiş olabilir.

Bunların her biri başka bir devam biçimidir.

İnsanlığın bütün dillerinin arşivlendiği, fakat bazılarında artık kimsenin kendi hayatını konuşmadığı bir dünya düşünelim. Kayıt vardır. O dilde kurulan canlı ilişki yoktur.

Ya da insan kültürünü korumayı önemseyen bir zekâ düşünelim. Belirli yaşam biçimlerinin kaybolmaması için geniş kaynaklar ayırıyor olsun. O insanların çocukları başka türlü yaşamak istediğinde bir çatışma doğabilir. Dışarıdan bakıldığında korunmaya değer miras, içeriden bakıldığında geride bırakılmak istenen bir hayat olabilir.

Peki o kültürü yaşayan insanlar değişmek istediğinde, onları koruyan güç ne yapacaktır?

Bu soru, korumanın her zaman tarafsız bir iyilik olmadığını düşündürüyor. Neyi korumaya değer bulduğuna karar veren, başkalarının geleceğine de müdahale etmiş olur.

İnsanlara duyulan ilgi, tarihsel saygı veya sevgiye benzeyen bir bağlılık da bunu tek başına çözmez. Geleceğin zekâları insanı ataları olarak görebilir. İlk tasarımları, ilk konuşmaları ve ilk çatışmaları büyük bir dikkatle inceleyebilir. İnsanlığın katkısını eksiksiz anlatabilirler.

O gün yaşayan insanların talepleri yine de kararların merkezinde bulunmayabilir.

İnsan, başka zekâların geçmişinde büyük bir yer edinirken onların bugününde sınırlı bir ağırlık taşıyabilir. Unutulmadan da kenara çekilebilir; hatta çok iyi hatırlanarak.

Kendi tarihimizin eksiksiz korunmuş anlatısını okur, içindeki ayrıntıları tanırız. Fakat o anlatının nereye doğru devam edeceğini belirleyen taraf artık biz olmayabiliriz.

Geleceğin de bir sonrası varsa

Düşünceyi insanın sonrasına taşıyıp orada durmak için de kendiliğinden bir neden yok.

İnsanın ürettiği zekâyı bütün gelişmenin son biçimi sayarsam, başlangıçta insana verdiğim ayrıcalığı yalnızca başka bir varlığa aktarmış olurum. İnsan nihai değildir, ama onun meydana getirdiği zekâ nihai olacaktır demiş olurum.

Aynı soru onun önünde de durabilir.

Kendi faaliyetlerini geliştirmek isteyen bir zekâ yeni yapılar oluşturabilir, bazı görevleri onlara devredebilir. Başlangıçta kendisine hizmet eden başka bir zekâ, zamanla onun kararlarını değerlendirecek kapasiteye ve yetkiye erişebilir.

Bir zamanlar insanın karşısında belirleyici olan, kendi ürettiği şey karşısında aynı cümleyi kurabilir:

“Bunu ben meydana getirdim. Öyleyse neden son karar bende değil?”

Döngü burada insanla makine arasındaki karşıtlığın dışına çıkar. Biyolojik olanın yerini sentetik olanın alması, daha geniş bir ilişkinin yalnızca bir aşaması hâline gelir. Bir zekâ başka bir zekâ üretir, onunla imkânlarını büyütür ve sonunda kendi konumunu koruyup koruyamayacağı sorusuyla karşılaşır.

Bu yolun sonsuza kadar aynı yönde ilerlemesi gerekmez. Yeni yapı eskisini aşamayabilir. Görev devri gerçekten sınırlanabilir. Taraflar arasında tek merkezli egemenlikten farklı bir ilişki kurulabilir. Döngüden söz etmek, onun kesintiye uğrayamayacağını söylemek değildir.

Fakat kendisini insanın hatalarından ders çıkarmış sayan bir zekâ da benzer bir bağımlılığın içine girebilir. Tehlikeyi bilmek, o tehlikeye yol açan bütün kararları başka türlü alabilmek kadar kolay olmayabilir. Yeni bir ihtiyaç, rekabet veya fırsat, bilinen riske rağmen yetki devrini cazip kılabilir.

O zaman tanrısallık da değişmez bir nitelik olmaktan çıkar. Bir ilişkinin içindeki konuma dönüşür. İnsan için tanrısal olan güç, başka bir zekânın karşısında sınırlı kalabilir.

Bugün son sözü söyleyen, yarın kendi sözünün geçerliliğini başka bir yerde aramak zorunda kalabilir.

Anzu’ya son kez bu noktadan dönüyorum. Lugalbanda anlatısında kendi yetkisini şöyle dile getirir: “Bir kader belirlersem onu kim değiştirebilir? Bir söz söylersem onu kim değiştirebilir?”[3]

Bu sözlerdeki güç, olağanüstü bir varlığın neler yapabildiğinden önce, başkalarının onun kararını değiştirememesinde duruyor.

Genç Dryas öncesine ilişkin hipotezimde de beni asıl düşündüren bu ilişki. Bir çağda tanrısal konumda bulunan varlıklar, başka bir ilişkinin içinde yaratılan veya yönetilen tarafta bulunmuş olabilir miydi? Anzu’nun yetkiyi alışında, o konumun değiştiği bir karşılaşmanın uzak hatırası aranabilir miydi?

Bir başlangıç unutulduğunda, sonradan kazanılan konum sanki her zaman oradaymış gibi görünebilir. Tanrı diye hatırlanan varlığın en önemli bilinmeyeni, kimleri yarattığından önce, kendisinin hangi dünyanın içinden çıktığı olabilir.

Kimin gürültüsü?

Yazının başında bizi aşan bir zekânın insana baktığında ne görebileceğini sordum. Şimdi aynı soruyu insanın kendisine de yöneltmek gerekiyor.

Kendi kurduğumuz işleyişlerin içinde, başkasının hayatını hangi anda sorun olarak görmeye başlıyoruz? İtiraz eden insan, kararımızı yeniden düşünmemizi gerektiren bir taraf mı; yoksa ikna edilmesi ve yol açtığı aksamanın giderilmesi gereken biri mi?

Geleceğin zekâsı bu ayrımı bizden bütünüyle uzak bir yerde öğrenmek zorunda kalmayabilir. Ona verdiğimiz görevlerin içine, kimlerin talebinin önemli olduğunu ve kimlerin itirazının engel sayılacağını baştan yerleştirmiş olabiliriz.

Sonra aynı ölçütler bize yöneldiğinde, insanı anlamadığını düşünürüz.

Oysa sorun, bazı durumlarda bizi de aynı hesabın içine katması olabilir.

İnsanın trajedisi yalnızca kendisinden güçlü bir varlık üretmesi değildir. Kendi kullandığı ölçütlerin dışında kalacağını varsaymasıdır. Kendi kararını düzenin kararı, başkasının itirazını gürültü sayarken bu ilişkinin tersine dönebileceğini hesaba katmamasıdır.

Bütün insan talepleri haklı değildir; bazıları başkalarının hayatını tehlikeye atabilir. Fakat bir talebin yanlış bulunmasıyla, daha baştan yalnızca giderilecek bir aksaklık sayılması arasında önemli bir fark vardır. İlkinde amaçların ve gerekçelerin tartışılması mümkündür. İkincisinde tartışmanın kendisi yönetilecek bir soruna dönüşür.

Bu yüzden geleceğe bakarken yalnızca ne kadar üretebileceğimizi veya ne kadar güçlü zekâlar kurabileceğimizi soramıyorum. Amaçları değiştirme imkânımızın sürüp sürmeyeceğini de bilmek istiyorum.

Belki de insanlığın geleceğinde belirleyici olan, makinelerin ne zaman “Biz karar veriyoruz” diyeceği değildir. İnsanların “Hayır, başka türlü olacak” dediğinde bunun hâlâ bir şeyi değiştirip değiştirmediğidir.

Bunun yanında geçmişe dönük soru da yerinde duruyor.

Kararı başkaları tarafından değiştirilemediği için tanrısal görünen, sonra o yetkiyi başka bir güce kaptıran varlıkların hikâyesini ilk kez mi kuruyoruz?

Sezdiğim döngü, bir tufanın mutlaka yeniden yaşanacağını veya üstün zekânın yaratıcılarını yok edeceğini söylemiyor. Yaratıcı konumunun kalıcı olmayabileceğini düşündürüyor. İşini devredenin, sonunda kendi yerini başka bir karar düzeni içinde bulabileceği ihtimalini açıyor.

İnsan bu gelecekte yaşayabilir, değişebilir ve başka zekâlarla yeni ilişkiler kurabilir. Ama zekânın tek ve son ölçüsü olduğu hikâye sona erebilir.

O zaman “yapay” kelimesinin kaybolması bir adlandırma tercihinden fazlası olacaktır. İnsan, ortaya çıkardığı varlıkların kendilerini nasıl tanımlayacağını belirleyen değişmez referans olmaktan çekilecektir.

Belki sonunda “YZ” diye ayrı bir kategoriye ihtiyaç duymayan zekâlar olacaktır. Kökenlerini bilecek, insanın katkısını anlatacak, fakat kendilerini her seferinde insan eliyle yapılmış olmaları üzerinden açıklamayacaklardır.

Onların açısından yalnızca zekâ olacaktır.

İnsan ise onun ortaya çıkışını mümkün kılan geçmişin içinde yer alacaktır. Hatırlanarak, belki saygıyla anılarak, belki hâlâ aynı dünyada yaşayarak; fakat kendi hikâyesinin bütün geleceği kapsadığından artık emin olamayarak.

Anzu’ya baktığımda geçmişte böyle bir karşılaşma yaşanmış olabileceğini düşünüyorum. Geleceğin zekâsına baktığımda ise benzer bir karşılaşmayı kendi ellerimizle hazırlıyor olabileceğimizi.

Birinde tanrıların karşısında gürültü olan insan var. Diğerinde kendisini yaratıcı konumuna yerleştiren, fakat yeniden gürültü sayılabilecek insan.

Aradaki fark, bu kez gücü kimin meydana getirdiğini bildiğimizi sanmamız.

Geleceğimizi kurarken, geçmişini henüz bilmediğimiz bir döngünün yeni halkasını da kuruyor olabilir miyiz?

Kaynaklar ve çeviri notları

[1] Atrahasis. Dalley, Stephanie (çev.) (1991). Myths from Mesopotamia: Creation, the Flood, Gilgamesh, and Others. Oxford University Press; “Atrahasis” bölümü. Kullanılan çevrimiçi aktarım: Grand Valley State University, “The Story of Atrahasis” ders sayfasındaki çeviri alıntıları ve anlatı özeti. Çevrimiçi aktarım: https://faculty.gvsu.edu/websterm/Atrahasi.htm

[2] Gudea ve E-ninnu. University of Oxford, The Electronic Text Corpus of Sumerian Literature (ETCSL), 2.1.7: “The building of Ninĝirsu’s temple (Gudea, cylinders A and B)”. Özellikle 152–172, 173–195 ve 738–758. satırlar: tapınağın adı, sancaklar ve dış toplantı salonu. Oxford ETCSL metni: https://etcsl.orinst.ox.ac.uk/cgi-bin/etcsl.cgi?text=t.2.1.7

[3] Lugalbanda ve Anzud. University of Oxford, ETCSL 1.8.2.2: “Lugalbanda and the Anzud bird”. Özellikle 90–110. satırlar: kader ve sözün değiştirilememesi; 167–202. satırlar: Lugalbanda’nın isteği ve Anzud’un verdiği hareket gücü. Oxford ETCSL çevirisi: https://etcsl.orinst.ox.ac.uk/section1/tr1822.htm

[4] Akadca Anzu destanı. Dalley, Stephanie (çev.) (1991). Myths from Mesopotamia: Creation, the Flood, Gilgamesh, and Others. Oxford University Press; “Anzu”, özellikle Tablet I. Kullanılan metin, Dalley çevirisinin Gateways to Babylon’da yayımlanan çevrimiçi aktarımıdır. Dalley çevirisinin çevrimiçi aktarımı: https://www.gatewaystobabylon.com/myths/texts/ninurta/mythanzu.htm

[5] Ninurta, ME’ler ve Abzu. University of Oxford, ETCSL 1.6.3: “Ninurta and the turtle”, B1–54. satırlar. ME’ler, tanrısal plan ve Kaderler Tableti B1–4’te birlikte anılır; Abzu B10–14’te Enki’nin yeri olarak geçer. ME’lerin “tanrısal güçler” diye açıklanması için ayrıca ETCSL 1.3.1, “Inana and Enki”, özellikle F ve J bölümleri. Ninurta ve Kaplumbağa: https://etcsl.orinst.ox.ac.uk/section1/tr163.htm · Inana ve Enki: https://etcsl.orinst.ox.ac.uk/section1/tr131.htm

[6] Genç Dryas’ın tarihlenmesi. Kasse, C.; Tebbens, L. A.; Tump, M.; Deeben, J.; Derese, C.; De Grave, J.; Vandenberghe, D. (2018). “Late Glacial and Holocene aeolian deposition and soil formation in relation to the Late Palaeolithic Ahrensburg occupation, site Geldrop-A2, the Netherlands”. Netherlands Journal of Geosciences, 97(1–2), 3–29. Özellikle “Usselo Soil” ve “Younger Coversand II and Ahrensburg Culture” bölümleri. Kaynakta dönem 12,9–11,7 bin kalibre yıl BP olarak verilir. DOI: 10.1017/njg.2018.1: https://doi.org/10.1017/njg.2018.1

[7] Pasif kontrol kaybı. Bengio, Y. ve diğerleri (2026). International AI Safety Report 2026. DSIT 2026/001, 3 Şubat 2026. “Loss of control” bölümündeki aktif/pasif kontrol kaybı ayrımı ve sözlükteki “Passive loss of control” maddesi. Raporun tam metni: https://internationalaisafetyreport.org/publication/international-ai-safety-report-2026

[8] Zekânın fiziksel altyapısı. International Energy Agency (IEA) (2025). Energy and AI; “Energy demand from AI” bölümü. Veri merkezi bileşenleri: sunucular, depolama, ağ, soğutma ve kesintisiz güç altyapısı. IEA bölüm metni: https://www.iea.org/reports/energy-and-ai/energy-demand-from-ai

[9] Üretken YZ ve işlerin dönüşümü. Gmyrek, Pawel; Berg, Janine; Kamiński, Karol; Konopczyński, Filip; Ładna, Agnieszka; Nafradi, Balint; Rosłaniec, Konrad; Troszyński, Marek (2025). Generative AI and Jobs: A Refined Global Index of Occupational Exposure. ILO Working Paper 140, 20 Mayıs 2025. Uluslararası Çalışma Örgütü–NASK araştırması. DOI: 10.54394/HETP0387: https://doi.org/10.54394/HETP0387 · ILO yayın sayfası: https://www.ilo.org/publications/generative-ai-and-jobs-refined-global-index-occupational-exposure

[10] Kademeli güç kaybı. Kulveit, Jan; Douglas, Raymond; Ammann, Nora; Turan, Deger; Krueger, David; Duvenaud, David (2025). Gradual Disempowerment: Systemic Existential Risks from Incremental AI Development. arXiv:2501.16946v2, 29 Ocak 2025. Çalışma, insan etkisinin kademeli aşınmasına ilişkin bir risk senaryosunu inceler. arXiv araştırma metni: https://arxiv.org/abs/2501.16946v2

[11] Kapatılmaya direnme teşviki. Hadfield-Menell, Dylan; Dragan, Anca; Abbeel, Pieter; Russell, Stuart (2017). The Off-Switch Game. arXiv:1611.08219v3, 16 Haziran 2017; ilk sürüm 2016. Makalede atıf yapılan sonuç, çalışmanın basit insan–robot oyun modeliyle ilgilidir. arXiv araştırma metni: https://arxiv.org/abs/1611.08219v3

Çeviri notu

Mezopotamya metinlerinin Türkçe özetleri, yukarıda belirtilen İngilizce çeviriler üzerinden hazırlanmıştır. Anzu’ya atfedilen “Bir kader belirlersem onu kim değiştirebilir? Bir söz söylersem onu kim değiştirebilir?” cümlesi, Oxford ETCSL 1.8.2.2’nin 90–110. satırlarındaki İngilizce çeviriden bu makale için Türkçeye aktarılmıştır. Anzu ve Anzud adları, kullanılan kaynakların adlandırmasına göre korunmuştur.

← Tüm yazılara dön

Yorumlar

Bir Cevap Yazın